Vurulan gazeteciler, yakılan aydınlar, işkencede öldürülen gençler, korkunç cinayetlere kurban giden çocuklar derim, biri bana ‘’Yaşadığın yirmi bir seneyi özetler misin?’’ diye sorsa. Nasılsa bu toprakların kanla yıkanmasına alışmış bir neslin çocuğuyum.
Oysa ne diyordu kutsal kitaplar; ‘’Su bulamıyorsanız, toprakla yıkanın!’’ Peygamberler bilmiyor ki, biz toprakların içine ne kimyasal maddeleri kattık, ne adamlar gömdük biz bu toprak uğruna kaç şehit verdik!
Şimdi hangimizi temizler bu toprakların üstündeki kurumuş kan?
Aklım almıyor, aklım almadığından yazamadım bunca zaman. Düşünün ki Mardin’desiniz, düşünün ki düğüne gitmişsiniz etrafta çocuklar koşturuyor, kadınlar göbek atıyor, gelinle damat utangaç bir şekilde oturuyor. Ve bir anda her uzun namlularla kaç kişi olduğu bilinmeyen bir grup üstünüze ateş açıyor. Hemen oracıkta ölüveriyorsunuz, hemen oracıkta ölüverdiğinizi az önce koşturan çocukların içinde olan kızınız görüyor. Yaşıyor olsaydınız, ‘’Korkma kızım, korkma sen çok güçlü bir kadın olacaksın’’diyebilirdiniz. Ama katiller anneliği öldüremeseler de anneleri öldürülebiliyorlar işte!
O küçük kız çocuğunu düşünüyorum, elleriyle yaptığı mezarın başında, dua ediyor Allah’a.
İnandırmışlar, annesinin cennete gittiğine, annesi adına mutlu kendi adına korkulu. İnsanoğlunun cehenneme çevirdiği dünyasında yapayalnız o küçük kız. Sadece birkaç gün önce annesinin kucağına yatıyordu şimdi bu belirsiz gelecek, bu yalnızlık bu korkulu rüyalar kimin eseriydi?
Bunları düşündü mü, bilemem o küçük kız çocuğu,
Bilemem,
Benim annem hiç ölmedi.
Katil hangimizdi? Kaç gün oldu bu katliam işleneli? Nasıl da döndük kendi hayatımıza değil mi? Örneğin, ben kalkıp giyinip okula gideceğim birazdan, annem ütü yapmaya başlayacak çok değil birkaç aya abimde bir düğün yapacak. Sonra tekrar hayaller kurmaya başlayacağız. Daha da bencilleşeceğiz, bize dokunmayan yılan bin yaşasınlarla avutacağız içimizdeki aç hayvanı.
Düşünmeyeceğiz, neydi bu vahşetin sebebi? Sebebini düşünmediğimizden çözüm yollarını hiç bulamayacağız. Yolsuzluk da bizim tercihimiz olacak o vakit. Kendimizi güvenli hissettiğimiz evlerimiz dururken, başkaları için sonunun bilmediğimiz yollara girmek aptalca gelecek. Gelecek, biliyorum. Ben topraklarını kanla arındırmaktan gurur duyan bir milletin çocuğuyum.
Ben küçücük bir kızken, anlatılan masallarda kötü canavarlar, ateşli ejderhalar, kızını sevmeyen üvey anneler vardı. Onlardan korkarak büyüdüm. Ama büyüdükçe gördüm ki gerçek hayatta ‘’canavarlara’’ yer yoktu. Peki, Mardin’de annesini gözünün önünde yitiren küçük kız çocuğu kimden korkacak? Benim canavarlarım onun insanlarına dönüşmedi mi?
Bizler o çocukların cehennemi olduk.
Şimdi devlet baba, annesini koruyamadığı o küçük kız çocuğunu himayesi altına alıyor.
Annesi gözünün önünde öldürülen kimsesiz bir çocuk olarak gideceği yer, çocuk esirgeme kurumu. Ne yazık ki bu kurumlarla ilgili televizyonda görünenden daha fazla şey biliyorum.
Bu yüzden korkuyorum. İlerde katil olabilir o kız, fahişe olabilir hatta dağa çıkıp terörist olabilir. O zaman da o kızı suçlarız, toplumdan dışlarız hatta öldürülmesi gerektiğine karar veririz.
Kendimizi o kızın kanıyla aklarız!
Devlet sahip çıktı, korudu, bırakmadı
Daha neydi ki bunun derdi deriz!
Oysa benzer mi
Benzer mi
Devlet babanın eli
Bir annenin kucağına?
01 Haziran 2009 Pazartesi
07 Mayıs 2009 Perşembe
Başak Karaoğlu'na.
Bazen dünyanın en büyük acısına sahip olduğumuzu düşünürüz. Gerçekten de dünyanın en büyük acısı bizimdir. Çok canımız yanıyordur, bu durumlarda aklımızdan intihar bile geçer. Hayır, intihar etmek bir zayıflık gösterisi değildir. İnsanca bir duygudur. Kötü giden herşeyin bitmesini istediğimiz gibi, iyi gitmeyen hayatımıza da son vermek isteriz. Ama yapamayız. Her ne kadar inanmasak da yarına, güneşin bir kere daha doğmasını bekleriz.Güneş doğar, akıttığımız gözyaşlarını kurutur, başka hayaller kurar, başka hayatlar yaşarız.Taa ki başka bir acıyı dünyanın en büyük acısı olarak görene dek. Aynı şeyleri yaşarız, aynı yollarda yürür, devinimler geçiririz.Yaralar geçer ama izleri kalır. O izlere her baktığımızda dünyanın en büyük acısıyla karşılaştığımızı düşünürüz. Bu hiç geçmez. Canımız her yandığında, ölüm yine her zaman ki çekiciliğiyle çıkar karşımıza.Durup düşünürüz, sahi ne büyük acılarımız vardır. Annemizle tartışmış, babamıza rest çekmiş, en yakın arkadaşımızla kavga etmiş, sevgilimizden ayrılmışızdır.Yetmemiş sınavımız berbat geçmiştir o da yetmemiş almak istediğimiz elbise satılmıştır, o da yetmemiş şehre yağmur yağmış tüm tatil planları iptal olmuştur.Dünyanın en büyük acıları bizimdir. Bunu bizden başkası anlamaz.Bunu anlayabileceğimiz başkalarının olduğunu düşünseydik, başkalarının da acılarına bakmamız gerekirdi.Ama olur muydu hiç, bizim acılarımız yanında başkalarının acılarının lafı mı olurdu? Cık cık cık, bizden daha çok acı çekmek kimin haddineydi.Sıcak evimde, sevgili ailemle oturup, yemek yerken, kitap okurken, müzik dinlerken, koklarken annemin aldığı parfümü, kardeşime sarılırken yani sapasağlam beş duyumla sapasağlam işler yaparken dünyanın tüm acılarına sahip olduğunu düşünen bireylerden biriydim ben de ! Vay benim acınacak halime der oturup kendime acırdım. Bakmayın di-li geçmiş zamanlara. Hala içimde duran dünyanın en büyük acılarına sahibim.Hele ki, üniversite öğrencisi Başak'ın yakalandığı, yakalandıktan sonra yürüyemediği, konuşamadığı, derdini anlatmak için gözlerinden başka hiç bir uzvunu kullanamadığı ALS hastalığına rağmen umudunu nasıl koruduğunu okuduktan sonra kendime daha bir acımaya başladım.Bu hastalığın bilindik herhangi bir tedavisi yoktu tek bir şey dışında; ''Umut''.Umut ne güzel bir kelimeydi, benim sahip olduğum dünyanın en büyük acıları yanında.Umut!Umut etmek.Umut vermek.Çok değil sadece bir kaç cümle''Yanındayız Başak''''İyileşeceksin Başak''''Dualarımız seninle Başak''..Eğer dünyanın en büyük acıları olan acılarınızı-benim yaptığım gibi bir kaç dakika olsa da kenara bırakıp Başak'a bu cümlelerden yazmak isterseniz;
http://www.basakkaraoglu.com/
http://www.basakkaraoglu.com/
03 Mayıs 2009 Pazar
Büyük Acı
Ben bir Türküm! Ermenice bilmem, Kürtçe konuşamam. Ama acıyı Ermenice, Kürtçe, Türkçe yaşayabilirim. Acının dili, dini, ırkı ve mezhebi olmadığını bilirim. Hangi dilde nasıl söylenirse söylensin, ateşin düştüğü kalbi nasıl küle çevireceğini bilirim.
Tarihçi değilim, belgelerle konuşamam; siyasetçi değilim, yaptığım açıklamalar hiçbir şeyi değiştirmez; hukukçu değilim, hiçbir şeyi sonuçlandırmam. Ne “Ermeni soykırımı var” diyebilirim ne de mutlak reddedebilirim. Yazdıklarımla ancak vicdanımı rahatlatabilirim.
Toprağı değerli kılan üstüne ekilen buğday mıdır, vatan uğruna ölüme gönderilen binlerce can mıdır? Yoksa bunların hiçbiri değil de, Karadeniz’de komşusuna selam veren Ermeni, Konya’da sevdiği kızla evlenmek için malından mülkünden vazgeçen Rum, yaptığı camilere gidip namaz kıldığımız Mimar Sinan mıdır?
Ne zaman düşürdük toprağımızın değerini? 1915 tehcirinde mi? Hani gönderirken Ermeni vatandaşlarımızı Suriye’ye, Kürt kardeşlerimizi sürerken topraklardan ve unutturmaya çalışırken özlerini, Rum vatandaşlarımızı göçe zorlarken daha mı güçlü olduk, daha mı Türkleştik? Bunlarla yüzleşmek ne acı değil mi?
Oysa rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Ermeni çeteleri de bizi arkamızdan vurdu, Ruslara yardım ettiler; Yunanlılar kalktı, ayaklanma çıkardı. Hem de biliyor musunuz, biz hepimiz barış içinde yaşarken. Gayrimüslimlerden alınma çocuklar devşirilmediler, Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alınmadı, 1453’den Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar kilise kurulması yasaklanmadı. O kadar mutluyduk, o kadar eşittik ki, var olan eşitsizliği herkes kabul etmişti.
“Onlar yapmasaydı, bizde bir şey yapmazdık” diyenlerden misiniz? O zaman buyurun M.Ö’ye kadar gidip kardeşi Habil’i öldüren Kabil ile konuşalım. İnsan öldürmek sidik yarışına benzemez, en uzağa işeyenin alacağı bir ödül yoktur. Bugün Anadolu toprakları verimsiz, renksiz, köhneyse, bunun sebebi üstünde yaşayan mozaiklerin bir bir parçalanmasıdır.
Köklerini kopardığınız ağaçların fidanları ne yazık ki atalarını unutamayacaktır. Onların yeniden filizlenmesi ise köklerini daha çok yolmaktan değil, sulamaktan geçecektir.
Ben de görmek istiyorum elbette, soykırım diyenlerin belgelerini, ben de yaşananların soykırım olmadığının kanıtlanmasını istiyorum. Ama toprağıma girerler, benden tazminat isterler diye değil. Mahkeme beni aklasa da, vicdanım beni kendi mahpusuna hapsedecek diye!
Belgeler yakılabilir, yok edilebilir, hatta insanların öldüğüne dair tek bir kâğıt çıkmayabilir.
Peki ya, “Gâvurları toplayıp deniz kenarına götürdüler, orda öldürdüler” diyen dedenin hafızasını kim yok edebilir? Ya tehciri 20 yaşında yaşayan ve sağ kurtulanlardan biri olan adam 78’inde öldüğünde silebildik mi yaşadıklarını? Silebilir miydik? Talat Paşa’nın kara kaplı defterini bulup yırtabilir miydik?
Eğer ki tehciri yapabilecek kadar gücünüz varsa, bunu yapmayacak kadar gücünüz de vardır, unutmayın!
Unutmayın, ABD’nin ilk siyahi başkanının “Büyük Felaket”, Ermenilerin “soykırım”, bizim “tehcir” dememiz değiştirmiyor yaşananları. Yollarda ölen, kaybolan milyonlarca Ermeni'nin nereye gömüldüğünü, neden bulunmadığını açıklayamıyor. Onlarla birlikte ölen Türk askerlerini de geri getiremiyor.
Diyorum ki ben bir gün belirleyelim, o günde ölenlerimizi analım hep beraber. Tamam, biz “Büyük Felaket” dememiş olalım ama o büyük acıyı hep beraber yaşayalım. Tıpkı, Çanakkale’de Anzaklar ile beraber yaptığımız gibi. Çünkü bin bir dilde bulabilirim “acı”nın karşılığını, bunu bin bir cümle içinde kullanabilirim. Ama acıyı beraber anacak bin bir ülke bulamam ki, içinde Ermeniler ve Türkler kadar birbirine yakın iki halk olsun!
özgenAydos
Tarihçi değilim, belgelerle konuşamam; siyasetçi değilim, yaptığım açıklamalar hiçbir şeyi değiştirmez; hukukçu değilim, hiçbir şeyi sonuçlandırmam. Ne “Ermeni soykırımı var” diyebilirim ne de mutlak reddedebilirim. Yazdıklarımla ancak vicdanımı rahatlatabilirim.
Toprağı değerli kılan üstüne ekilen buğday mıdır, vatan uğruna ölüme gönderilen binlerce can mıdır? Yoksa bunların hiçbiri değil de, Karadeniz’de komşusuna selam veren Ermeni, Konya’da sevdiği kızla evlenmek için malından mülkünden vazgeçen Rum, yaptığı camilere gidip namaz kıldığımız Mimar Sinan mıdır?
Ne zaman düşürdük toprağımızın değerini? 1915 tehcirinde mi? Hani gönderirken Ermeni vatandaşlarımızı Suriye’ye, Kürt kardeşlerimizi sürerken topraklardan ve unutturmaya çalışırken özlerini, Rum vatandaşlarımızı göçe zorlarken daha mı güçlü olduk, daha mı Türkleştik? Bunlarla yüzleşmek ne acı değil mi?
Oysa rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Ermeni çeteleri de bizi arkamızdan vurdu, Ruslara yardım ettiler; Yunanlılar kalktı, ayaklanma çıkardı. Hem de biliyor musunuz, biz hepimiz barış içinde yaşarken. Gayrimüslimlerden alınma çocuklar devşirilmediler, Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alınmadı, 1453’den Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar kilise kurulması yasaklanmadı. O kadar mutluyduk, o kadar eşittik ki, var olan eşitsizliği herkes kabul etmişti.
“Onlar yapmasaydı, bizde bir şey yapmazdık” diyenlerden misiniz? O zaman buyurun M.Ö’ye kadar gidip kardeşi Habil’i öldüren Kabil ile konuşalım. İnsan öldürmek sidik yarışına benzemez, en uzağa işeyenin alacağı bir ödül yoktur. Bugün Anadolu toprakları verimsiz, renksiz, köhneyse, bunun sebebi üstünde yaşayan mozaiklerin bir bir parçalanmasıdır.
Köklerini kopardığınız ağaçların fidanları ne yazık ki atalarını unutamayacaktır. Onların yeniden filizlenmesi ise köklerini daha çok yolmaktan değil, sulamaktan geçecektir.
Ben de görmek istiyorum elbette, soykırım diyenlerin belgelerini, ben de yaşananların soykırım olmadığının kanıtlanmasını istiyorum. Ama toprağıma girerler, benden tazminat isterler diye değil. Mahkeme beni aklasa da, vicdanım beni kendi mahpusuna hapsedecek diye!
Belgeler yakılabilir, yok edilebilir, hatta insanların öldüğüne dair tek bir kâğıt çıkmayabilir.
Peki ya, “Gâvurları toplayıp deniz kenarına götürdüler, orda öldürdüler” diyen dedenin hafızasını kim yok edebilir? Ya tehciri 20 yaşında yaşayan ve sağ kurtulanlardan biri olan adam 78’inde öldüğünde silebildik mi yaşadıklarını? Silebilir miydik? Talat Paşa’nın kara kaplı defterini bulup yırtabilir miydik?
Eğer ki tehciri yapabilecek kadar gücünüz varsa, bunu yapmayacak kadar gücünüz de vardır, unutmayın!
Unutmayın, ABD’nin ilk siyahi başkanının “Büyük Felaket”, Ermenilerin “soykırım”, bizim “tehcir” dememiz değiştirmiyor yaşananları. Yollarda ölen, kaybolan milyonlarca Ermeni'nin nereye gömüldüğünü, neden bulunmadığını açıklayamıyor. Onlarla birlikte ölen Türk askerlerini de geri getiremiyor.
Diyorum ki ben bir gün belirleyelim, o günde ölenlerimizi analım hep beraber. Tamam, biz “Büyük Felaket” dememiş olalım ama o büyük acıyı hep beraber yaşayalım. Tıpkı, Çanakkale’de Anzaklar ile beraber yaptığımız gibi. Çünkü bin bir dilde bulabilirim “acı”nın karşılığını, bunu bin bir cümle içinde kullanabilirim. Ama acıyı beraber anacak bin bir ülke bulamam ki, içinde Ermeniler ve Türkler kadar birbirine yakın iki halk olsun!
özgenAydos
16 Nisan 2009 Perşembe
(A)ydınlıkları (K)arartma (P)artisi Yetkilileri!
Sayın Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri yahut Aydınlıkları Karartma Partisi yetkilileri,
Kusura bakmayın şuan iki isim arasında yedi farkı bulamıyoruz. Ne yazık ki bu yedi farkı bulabilecek ve değiştirebilecek gençlerimizi yetiştiren Türkan Saylan tutuklu.
Yanlış anlamayın ben dalgaları severdim, insana huzur veren denizlerin şarkı söylemesi, hiç bilmediğim haberleri fısıldamasaydı kulağıma. Ben dalgaları severdim sayın yetkililer, Türkiye’nin gündemine Ergenekon dalgasını sokmasaydınız. Öyle bir dalga ki on ikincisini gerçekleştirdiniz ve hala boğulmadık! Hala boğulmadığımız, işiniz bitmediği içinde Türkiye’nin en saygın isimlerini kirletmeye çalışmakta, en önemli kurumlarını ihlal etmektesiniz.
Türkiye’de yaşayan,-kaç yılında doğmuş olursa olsun- her birey derin devlet olgusunu bilir. Uğur Mumcu suikastının, Susurluk Kazasının, Hrant Dink’in sokak ortasında güpegündüz ölümünün Tanrı’dan gelen bir vahiyle olmadığını anlayabilecek kadar da zekiyiz.. Birbirimizi kandırmayalım, derin devlet her iktidarda her vakit varlığını sürdürmüş ve devletin işi bittiğinde yine devlet tarafından kurulan organlarca yok edilmiştir. Özetle, suikastı gerçekleştiren tüm suikastçılarda başka bir suikasta kurban gitmiştir. Öyle bir duruma geldik ki, derin devletle yaşamayı depremle yaşayabilmek kadar normal saymaya başladık. Kimse kalkıp ‘’ne yapıyorsunuz’’ demedi. Her cinayetten sonra yakıp söndürülen ışıklardan bahsetmiyorum, eğer onlara bir işe yarasaydı partinizin logosu ‘’ampul’’olmazdı.
İşte bu herkesin bildiği derin devlete ‘’Ergenekon’’ ismini verdiniz. Ergenekon tarihteki ününü de geçmeye başladı ve sonunda 12.dalgaya ulaştı. Hala sonuçlanmamış bir mahkeme için kesin yargılarda bulunamam ama rahatlıkla söyleyebilirim ki, ‘’İnsan haklarını ihlal ediyorsunuz! ‘’ oysa ben seçim zamanı halka seslenişinizi hatırlıyorum ; ‘’her şey sizin için’’. Ama doğrusu şöyle olmalıymış; ‘’her şey bizden olan sizler için’’.
Merakla izlemekteyim mahkemeyi, mahkemenin vereceği kararı, içeri de yatan onca insanı.
Benim için ‘’aydın’’ onlar başkaları için ne ifade ettiğini bilemem ama aynı zaman da ‘’insanlarda’’ ve neyle suçlandıkları bilmeyen insanları evlerinden apar topar almak, aylardır hapiste tutmak insan haklarına aykırıdır. Türkiye tüm bunlarla yeni mi karşılaşıyor? Hayır, ama değişebilmeyi umuyorduk.
Ergenekon hakkında kimse yeterince bilgiye sahip değil, kimse ne olduğunu çözemiyor. Sizin yanınızda yer alan basın Ergenekon’u yerin dibine sokarken, geri kalanı ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama en tatmin edici yanıt başbakanımız(!) Erdoğan’dan geliyor;
‘’Ben Ergenekon’un savcısıyım’’. Bu cümleyi açarsak köklerini Montesquieu’ya hatta daha geriye gidip Locke dayandırabiliriz. Bunun adı güçler ayrılığı. En basit tanımıyla yasama yürütme ve yargının birbirinden ayrı olması. Yasama, yürütme aynı erkte olduğunda ‘’hürriyet’’ortadan kalkar, onları denetleyecek tek kurum olan yargının da aynı erkte olması artık yönetim şeklinin diktatörlüğe döndüğünü kanıtlar. Artık ne parlamentoya ne yargıca ihtiyacımız var, yaşasın! Machiavelli yaşayıp Tayyip Erdoğan’ı görse çok mutlu olurdu, yazdığı ‘’Prens’’, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyor çünkü!
Darbeyi önlemek için başlamıştı değil mi bu dava? Darbenin kollarını sivil ve askeri olarak ayırdığımızda kanadın neresindeyiz sizce? Üniformayı giymediğinizde insanların sizi fark etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Ha yanlış anlamayın, biz üniformalı darbeye de karşıyız eğer ki bu dava gözaltına aldığınız insanların darbe yanlısı olduğu, darbeye hazırlandığı lehinde sonuçlanırsa, o zaman sizin yanınızda olurum. Ama şuan size inanmıyorum! Sizin kavganız bizimle, inandığımız değerler ve ideolojilerle, bunların karşısına daha iyilerini koyup bizi değiştiremediğiniz için kaba kuvvet uyguluyorsunuz.
Ama unutuyorsunuz, fikirler darbelerle değişmez, vurularak öldürülmez.
Bu yazıyı bilgi almak amaçlı okuyamaz herhangi yanlı ideolojiye dayandıramazsınız. Cahil olduğumu, hiçbir şey bilmediğimi, hukuktan anlamadığımı, siyasetin yanından bile geçmediğimi de rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Alınmam ama yazmaktan da vazgeçmem. Türkiye Cumhuriyetinin bir bireyi olarak bunları yazma hakkımın olduğunu düşünüyorum
Ve ‘’beni de içeri alın’’ demiyorum!
Beni de içeri alın dersem, Atatürkçülüğün bir suç olduğu konusunda pratikte sizi desteklemiş olurum.
Ama Atatürkçü olmak bir erdemdir.
Bu yüzden ;
İçeri aldıklarınızı, dışarı bırakın!
Özgen Aydos
Kusura bakmayın şuan iki isim arasında yedi farkı bulamıyoruz. Ne yazık ki bu yedi farkı bulabilecek ve değiştirebilecek gençlerimizi yetiştiren Türkan Saylan tutuklu.
Yanlış anlamayın ben dalgaları severdim, insana huzur veren denizlerin şarkı söylemesi, hiç bilmediğim haberleri fısıldamasaydı kulağıma. Ben dalgaları severdim sayın yetkililer, Türkiye’nin gündemine Ergenekon dalgasını sokmasaydınız. Öyle bir dalga ki on ikincisini gerçekleştirdiniz ve hala boğulmadık! Hala boğulmadığımız, işiniz bitmediği içinde Türkiye’nin en saygın isimlerini kirletmeye çalışmakta, en önemli kurumlarını ihlal etmektesiniz.
Türkiye’de yaşayan,-kaç yılında doğmuş olursa olsun- her birey derin devlet olgusunu bilir. Uğur Mumcu suikastının, Susurluk Kazasının, Hrant Dink’in sokak ortasında güpegündüz ölümünün Tanrı’dan gelen bir vahiyle olmadığını anlayabilecek kadar da zekiyiz.. Birbirimizi kandırmayalım, derin devlet her iktidarda her vakit varlığını sürdürmüş ve devletin işi bittiğinde yine devlet tarafından kurulan organlarca yok edilmiştir. Özetle, suikastı gerçekleştiren tüm suikastçılarda başka bir suikasta kurban gitmiştir. Öyle bir duruma geldik ki, derin devletle yaşamayı depremle yaşayabilmek kadar normal saymaya başladık. Kimse kalkıp ‘’ne yapıyorsunuz’’ demedi. Her cinayetten sonra yakıp söndürülen ışıklardan bahsetmiyorum, eğer onlara bir işe yarasaydı partinizin logosu ‘’ampul’’olmazdı.
İşte bu herkesin bildiği derin devlete ‘’Ergenekon’’ ismini verdiniz. Ergenekon tarihteki ününü de geçmeye başladı ve sonunda 12.dalgaya ulaştı. Hala sonuçlanmamış bir mahkeme için kesin yargılarda bulunamam ama rahatlıkla söyleyebilirim ki, ‘’İnsan haklarını ihlal ediyorsunuz! ‘’ oysa ben seçim zamanı halka seslenişinizi hatırlıyorum ; ‘’her şey sizin için’’. Ama doğrusu şöyle olmalıymış; ‘’her şey bizden olan sizler için’’.
Merakla izlemekteyim mahkemeyi, mahkemenin vereceği kararı, içeri de yatan onca insanı.
Benim için ‘’aydın’’ onlar başkaları için ne ifade ettiğini bilemem ama aynı zaman da ‘’insanlarda’’ ve neyle suçlandıkları bilmeyen insanları evlerinden apar topar almak, aylardır hapiste tutmak insan haklarına aykırıdır. Türkiye tüm bunlarla yeni mi karşılaşıyor? Hayır, ama değişebilmeyi umuyorduk.
Ergenekon hakkında kimse yeterince bilgiye sahip değil, kimse ne olduğunu çözemiyor. Sizin yanınızda yer alan basın Ergenekon’u yerin dibine sokarken, geri kalanı ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama en tatmin edici yanıt başbakanımız(!) Erdoğan’dan geliyor;
‘’Ben Ergenekon’un savcısıyım’’. Bu cümleyi açarsak köklerini Montesquieu’ya hatta daha geriye gidip Locke dayandırabiliriz. Bunun adı güçler ayrılığı. En basit tanımıyla yasama yürütme ve yargının birbirinden ayrı olması. Yasama, yürütme aynı erkte olduğunda ‘’hürriyet’’ortadan kalkar, onları denetleyecek tek kurum olan yargının da aynı erkte olması artık yönetim şeklinin diktatörlüğe döndüğünü kanıtlar. Artık ne parlamentoya ne yargıca ihtiyacımız var, yaşasın! Machiavelli yaşayıp Tayyip Erdoğan’ı görse çok mutlu olurdu, yazdığı ‘’Prens’’, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyor çünkü!
Darbeyi önlemek için başlamıştı değil mi bu dava? Darbenin kollarını sivil ve askeri olarak ayırdığımızda kanadın neresindeyiz sizce? Üniformayı giymediğinizde insanların sizi fark etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Ha yanlış anlamayın, biz üniformalı darbeye de karşıyız eğer ki bu dava gözaltına aldığınız insanların darbe yanlısı olduğu, darbeye hazırlandığı lehinde sonuçlanırsa, o zaman sizin yanınızda olurum. Ama şuan size inanmıyorum! Sizin kavganız bizimle, inandığımız değerler ve ideolojilerle, bunların karşısına daha iyilerini koyup bizi değiştiremediğiniz için kaba kuvvet uyguluyorsunuz.
Ama unutuyorsunuz, fikirler darbelerle değişmez, vurularak öldürülmez.
Bu yazıyı bilgi almak amaçlı okuyamaz herhangi yanlı ideolojiye dayandıramazsınız. Cahil olduğumu, hiçbir şey bilmediğimi, hukuktan anlamadığımı, siyasetin yanından bile geçmediğimi de rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Alınmam ama yazmaktan da vazgeçmem. Türkiye Cumhuriyetinin bir bireyi olarak bunları yazma hakkımın olduğunu düşünüyorum
Ve ‘’beni de içeri alın’’ demiyorum!
Beni de içeri alın dersem, Atatürkçülüğün bir suç olduğu konusunda pratikte sizi desteklemiş olurum.
Ama Atatürkçü olmak bir erdemdir.
Bu yüzden ;
İçeri aldıklarınızı, dışarı bırakın!
Özgen Aydos
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
